bu gökkuşağı bile betondan kent
- ki çoğu zaman tenha -
ve yüreğimdeki çiçekleri umursamazsızın beni
çiğneyen arabalar, yollar ve bu kalabalık;
öylesine yaşamak mesaisinde hep
ve her görüşümde yollarda mutlu yüreğimi
ürküten, içimdeki mavi gözlü çocuğun en güzel
oyuncağını: düşlerimi inciten, ağızlar dolusu ve
en büyük harflerle kural diye bağıran o malum
uyarı: köprüden önce son çikiş
görülesi değil midir ötesi köprünün...
ya bir kalp atımı kadar yaklaşacaksam
aradığım her ne ise' ye...
ya düşlerimin en cesur kuşu konmak üzereyse
düş bahçemin ekinine...
yarını bilmemekteki o gizemli cazibe değilse
tüm acıları ve acımasızlığına rağmen
'yaşamak güzel' dedirten, söylesene nedir?
ya köprünün sonundaki geceyse çaresi
fırtınalar vadisinde yalnız bir kır çiçeği
küskünlüğümün...
'köprüden önce son çıkış'
yaşamakla örselenmiş tüm yüreklerin
saklı ve sinsi kaygıları...
kabusları, yani sevmek korkaklığı!
düşlerime senaryo yazmaktan ürken, hayata ve
onu yaşamaya erkenden kırık not vermiş,
aşkın mutluluğun-delinin kuyuya attığı taşların-
tek ve doğru bir açıklaması olduğuna
inanmış yüreklerin kuralları...yasakları...
' d o ğ r u ' l a r ı . . .
doğru nedir anlatsana!
nasıl yaşar, neyle beslenir?
bencil mi yoksa sevecen midir?
gözleri var mıdır mesela
ve varsa bile seninkiler kadar güzel midir?
artık çok geç; k ö p r ü d e y i m
arıyorsam, arıyorsam yanıtları
soruyorsam ve sorguluyorsam
ve bir anlam olmalı diyorsam her çarpışında yüreğimin...
yaşamak zor bi oyun!
sen, şarkılar söylemeye devam ettiğim,
benimlesin biliyorum.
düş tarlamın,
kuralsız, yasaksız, doğrusuz bahçemin ekini
n e r d e s i n ?
feridun düzağaç
bin900doksansekizinci 17 mart gecesi 03.57 istanbul
Salı, Mart 01, 2011
Salı, Temmuz 13, 2010
yok
diyebileceğim tek şey:
keşke daha fazla umursamaz olsaydım, nasılsa bitecek birşeyin daha çok tadını çıkarsaydım.
buradan baktığımda görebildiğim en net pişmanlığım tam olarak bu! birşeyleri tanımlamaktaki zaafiyetim gün geçtikçe belirginleşiyor. hissedebildiğim tek şey taş gibi oturan yokluğun. hala nasıl bir ruh halinde olduğumu kestirememişken, içinde bulunduğum duruma - hayatımda durmayışına - açıklık getiremiyor, bunu idrak edemiyorum.
sanki hiç yokmuşum gibi yapma ne olur! benim de hatam olduğunu biliyorum. sadece, "aslında hiç sevmedim" demen bile birşeyleri değiştirebilir.
hiçbir şeyi kabullenemedim işte ben! bir sürü neden aradım. bulamadıkça daha da... neyse. olduğu gibi kabullenemiyorum, "olan neyse odur" diyerek gidemiyorum. miadım doldu belki ama son kullanma tarihimi yazmamışlar, bilmiyorum.
ne yeniliyor,ne içiliyor, ne de çöpüm işte!
sıkıştım kaldım. cümlelerimi olumsuz bitiriyorum. bugünün ve 4 yıl önce bugünün neye isabet ettiğini ve aslında beni neremden yaraladığını adım gibi biliyorum! pişmanım diyemiyorum. senin için kötü anlamda azı ancak; benim için daha bir fazlası. yolda yürüyorum, düşüyorum, düşünüyorum.
anlam veremiyorum. başkalarına değil sözlerime.
kaybettim seni, anlamımı, yüreğimi ve ne yazık hiçbirini bulamıyorum!
07/07/2010 - 23:15
freddie
keşke daha fazla umursamaz olsaydım, nasılsa bitecek birşeyin daha çok tadını çıkarsaydım.
buradan baktığımda görebildiğim en net pişmanlığım tam olarak bu! birşeyleri tanımlamaktaki zaafiyetim gün geçtikçe belirginleşiyor. hissedebildiğim tek şey taş gibi oturan yokluğun. hala nasıl bir ruh halinde olduğumu kestirememişken, içinde bulunduğum duruma - hayatımda durmayışına - açıklık getiremiyor, bunu idrak edemiyorum.
sanki hiç yokmuşum gibi yapma ne olur! benim de hatam olduğunu biliyorum. sadece, "aslında hiç sevmedim" demen bile birşeyleri değiştirebilir.
hiçbir şeyi kabullenemedim işte ben! bir sürü neden aradım. bulamadıkça daha da... neyse. olduğu gibi kabullenemiyorum, "olan neyse odur" diyerek gidemiyorum. miadım doldu belki ama son kullanma tarihimi yazmamışlar, bilmiyorum.
ne yeniliyor,ne içiliyor, ne de çöpüm işte!
sıkıştım kaldım. cümlelerimi olumsuz bitiriyorum. bugünün ve 4 yıl önce bugünün neye isabet ettiğini ve aslında beni neremden yaraladığını adım gibi biliyorum! pişmanım diyemiyorum. senin için kötü anlamda azı ancak; benim için daha bir fazlası. yolda yürüyorum, düşüyorum, düşünüyorum.
anlam veremiyorum. başkalarına değil sözlerime.
kaybettim seni, anlamımı, yüreğimi ve ne yazık hiçbirini bulamıyorum!
07/07/2010 - 23:15
freddie
Çarşamba, Mart 10, 2010
duasında, devamında, tipik amorf, şizofrenik
kalan yerlerimin ayaklarıma çekildiğinin farkındayım. bana seni hatırlatan her detayın beynime biraz daha gömüldüğünün ve bunun geri dönüş(üm)üne zemin hazırladığının da! aslında tam tersi olsa da, sanki ben seni bırakmışçasına yalnız kalanın, üzülenin sen olduğuna dair rüyalar beni bırakmadığından dolayı kendime hakaretler yağdıran bu halimeyse çoktan alışmış durumdayım. yapılan her işe, her gidişe, her sevişe sen, karıştırmaktan dolayı utanç içindeyim. kalabalığın arasında seni aradığımın farkında olmayanların ezici bakışlarından çok sıkıldım.
biliyor musun iki yıl olmasına rağmen her gece rüyalarımı piç eden nöbetlerden çok usandm. her köşe dönüşümde, kapı açışımda beni bekleyen bir başka "sen"in var olma ihtimali br zahmet çıksın gitsin benden. daha insancıl olabilirdi bu seviş, bu bekleyiş..... tek kaçış sarhoşluk olmamalı. bildiğim tüm duaların tılsımsızlığı da cabası. ne yazarsam yazayım, hangi kelimeyi seçersem seçeyim, bu türlüsünü ifade edememek halinin, başa gelebilecek en zor şey olmaması gerekir.
kendimi sevmiyorum kısacası, kimseyi de sevmiyorum. herkese ait bir zaaf, eksik nokta olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyor. öldürmek geliyor içimden,en sevgi dolu bakışın kaynağına kurşunlar yağdırmak.....
bana dinlettiğin şarkılarla hatırlatmışsın bugünleri oysa! çok zeki geçinen "ben"in aptallığını bugün yüzüne vurmak çok merhametsiz ve ucuz.yani sen yoksun diye suçlu olamazsın diyemiyoruz, üzgünüm.
aslında olay "bende" bitiyor der bazısı; bu aptallığın farkına varıp devam etmenin ne lüzumu var? bence en aptaca olanı; tüm olan biteni gözünle göre göre, zamana teslim olmak. zamana bırak diyorsunuz:
peki neyi!
aynı zaman beni istisnasız her seferinde izleyip durmadı mı? ben hiçbir şeyimi teslim etmiyorum kendi rızamla, gereken ne varsa o benden alıyorken zamana bırakacak günahım bile yok artık! zaten yapacak bir şeyim de yok.
herşey dönüp dolaşıp sende düğümleniyor. işte bu da benim en çok sıkıldığım, nefret ettiğim, lanet ettiğim şey. şimdi şunu okusan en çok az önce kurduğum cümlelere bozulacaksın ama hak ver:
"yüreğim acıyor, ciğerim yanıyor, sarardım, soldum"
bunlar tanıdık bildiğimiz, ifadeler; kimsenin tekelinde olmadığından - ağızlara alınma hakları - herkesten duymuşsundur.
şimdi hak ver çünkü bunların mecazını değil ta kendisini yaşadım iki yıl boyunca!
ama şu an hatırladığım şey ise benim karşında hep haklı olduğumdu!
samimi söylemek gerekirse çok itici buluyorum yazdıklarımı! başka bambaşka bir yolu olmalı.....
buradan çıkmak istiyorum: ya sen çık git içimden, ya da gel istiyorum, çok istiyorum, herşeyden çok! gerçek anlam!
freddie
08-09/03/2010 belirsiz zamanlar...
biliyor musun iki yıl olmasına rağmen her gece rüyalarımı piç eden nöbetlerden çok usandm. her köşe dönüşümde, kapı açışımda beni bekleyen bir başka "sen"in var olma ihtimali br zahmet çıksın gitsin benden. daha insancıl olabilirdi bu seviş, bu bekleyiş..... tek kaçış sarhoşluk olmamalı. bildiğim tüm duaların tılsımsızlığı da cabası. ne yazarsam yazayım, hangi kelimeyi seçersem seçeyim, bu türlüsünü ifade edememek halinin, başa gelebilecek en zor şey olmaması gerekir.
kendimi sevmiyorum kısacası, kimseyi de sevmiyorum. herkese ait bir zaaf, eksik nokta olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyor. öldürmek geliyor içimden,en sevgi dolu bakışın kaynağına kurşunlar yağdırmak.....
bana dinlettiğin şarkılarla hatırlatmışsın bugünleri oysa! çok zeki geçinen "ben"in aptallığını bugün yüzüne vurmak çok merhametsiz ve ucuz.yani sen yoksun diye suçlu olamazsın diyemiyoruz, üzgünüm.
aslında olay "bende" bitiyor der bazısı; bu aptallığın farkına varıp devam etmenin ne lüzumu var? bence en aptaca olanı; tüm olan biteni gözünle göre göre, zamana teslim olmak. zamana bırak diyorsunuz:
peki neyi!
aynı zaman beni istisnasız her seferinde izleyip durmadı mı? ben hiçbir şeyimi teslim etmiyorum kendi rızamla, gereken ne varsa o benden alıyorken zamana bırakacak günahım bile yok artık! zaten yapacak bir şeyim de yok.
herşey dönüp dolaşıp sende düğümleniyor. işte bu da benim en çok sıkıldığım, nefret ettiğim, lanet ettiğim şey. şimdi şunu okusan en çok az önce kurduğum cümlelere bozulacaksın ama hak ver:
"yüreğim acıyor, ciğerim yanıyor, sarardım, soldum"
bunlar tanıdık bildiğimiz, ifadeler; kimsenin tekelinde olmadığından - ağızlara alınma hakları - herkesten duymuşsundur.
şimdi hak ver çünkü bunların mecazını değil ta kendisini yaşadım iki yıl boyunca!
ama şu an hatırladığım şey ise benim karşında hep haklı olduğumdu!
samimi söylemek gerekirse çok itici buluyorum yazdıklarımı! başka bambaşka bir yolu olmalı.....
buradan çıkmak istiyorum: ya sen çık git içimden, ya da gel istiyorum, çok istiyorum, herşeyden çok! gerçek anlam!
freddie
08-09/03/2010 belirsiz zamanlar...
Salı, Ocak 26, 2010
hikaye'n
oysa günlerdir uykudayım! 22 yıl önce başımdan geçen bir olayın aynısını yaşamak olağandışı gelişmelere yol açtı bünyemde. şimdi ben bir hikaye anlatacağım, muhatapları dinleyecek. oldukça şairane cümleler seçebilirim bilenler bilir! devirmekte ustayımdır cümleleri ben, ama bu defa olmayacak! farkına vardığım şeylerden biri de gördüklerimi anlatmamın bir yolunun olmayışıydı...
işte hikaye bunu anlatacak!
ben hikayeyi anlatacağım siz dinleyeceksiniz... hikaye kendini anlatacak, kendini anlatırken kendini tamamlayacak. sözümden döneceğim, sonra sözüme döneceğim:
bu mitolojik bir hikaye değil!
bu ölümsüz bir aşk hikayesi de değil!
hatta ilgi çekici bir tarafı bile olmayabilir!
ama yanıtlarım sizlere sorularımı soracak...
haydi bakalım:
oysa günlerdir uykudayım. ben uykusuzluğu bir hastalık belirtisi saymakla meşgulken, aslında bu yalana ne kadar alıştığımın göstergesi olduğunu farkettim. uykuların herbirinde esas kızım vardı çünkü, esasen olmadığı kadar hem de!
dinleyin:
her sabah uyanışımda ne kadar küfrettiğimi bilmiyorum ama rahimden çıkan bir bebek gibi huzursuzdum ben. saatin sesi vuruyordu popoma ve ihtiyacım olan nefesi zorla almaya başlıyordum. güne hazırlanmak! peh!
ara:
karşıtlığı ile ifade edebildiğimiz şeylerle varız bu dünyada! yani tasvir etme becerimiz %50 dir. iyi varsa kötü var diyebiliyoruz değil mi? işte ilk yanıtımı veriyorum:
herşey bu kadar yalan iken denge durumu için doğrulara ihtiyacımız var! çevremizdeki herkes yalanlardan ve çokluğundan şikayetçi ise DOĞRU olanın AĞIR gelmesi normal! kolları da eşitlenmeli ise terazinin...
soru:
herkes bu kadar çok seviyorsa bir şeyi, bir kişiyi ve herkesin sevgisi de ölçülemez ölçüde büyükse sözüm ona! dünyada gördüklerinizi ne ile açıklayabilirsiniz? birileri çok ağır yalanlar söylüyor ama kim!
evet bu hikaye benim hikayem:
sanırım 3-4 yaşlarındaydım... hayatımın ilk öğle uykusundan uyanmış, evimizin penceresinden dışarı bakıp gördüğüm dünyadan, herşeyden büyük görüyordum kendimi... kendi wonderland’im çok şaşaalı olmasa da, ben o dünyanın alice’inden çok daha havalıydım, kendimce. Hayatının en güzel günü hangisi sorusunun cevabını ben o güne gömdüm öylece... o günden beri hiç uyumadım desem yalan olmaz gün ortasında! ta ki...
uyandığımda yalnız değildim bu kez sanki en büyük rüya gerçek olacak(mış /tı) sonrasında uykusuz ve bol yağmurlu geceler oldu... bardağımdan boşaldım... insan gitmek isterse önünde kendi olsan duramazsın! Bu uzun sürede öğrenebildiğim tek şey oldu.
Kısa kesmek gerekirse; yıllar sonra bir gün yine o wonderland’de buldum kendimi... o kadar yalnız ve mutluydum ki... uykusuz olduğum tüm süre içinde aslında uyuduğumu farketmek beni çok zorladı. Tek gerçeğim O’na dair rüyalar oluvermişti. Ben o rüyaları biriktirdim hep... bir film yapmalıydım onu.
Öyle iyi anlatmalıydı ki canımın nasıl yandığını, arka arkaya birleştirip rüyaları birbirine eklemekten başka birşey yapmasam olur dedim ben... en vurucu noktası “sen senin yerinde olsan ne yapardın” göndermesiydi. Buz kesmiş betona çıplak ayakla bastığında soğukla yüzleşmen gibi anlamalıydın beni! Sana taş kalpli benzetmesini o kadar çok yakıştırmıştım ki; o taş yüreğimde çok ağırdı! zira taş yerinde zaten ağırdı... çirkin fransız erkeklerinin duygu yüklü şarkılarına ait kısa filmlerde beraber olduğu kadınlardan hareketle o şarkıları kendime çok yakıştırdım bu süre içinde... uyudum... uyandığımda aynı şarkılar çalıyordu zihnimde...
devam etmesi umuduyla...18/01/2010 -02:47- freddie
işte hikaye bunu anlatacak!
ben hikayeyi anlatacağım siz dinleyeceksiniz... hikaye kendini anlatacak, kendini anlatırken kendini tamamlayacak. sözümden döneceğim, sonra sözüme döneceğim:
bu mitolojik bir hikaye değil!
bu ölümsüz bir aşk hikayesi de değil!
hatta ilgi çekici bir tarafı bile olmayabilir!
ama yanıtlarım sizlere sorularımı soracak...
haydi bakalım:
oysa günlerdir uykudayım. ben uykusuzluğu bir hastalık belirtisi saymakla meşgulken, aslında bu yalana ne kadar alıştığımın göstergesi olduğunu farkettim. uykuların herbirinde esas kızım vardı çünkü, esasen olmadığı kadar hem de!
dinleyin:
her sabah uyanışımda ne kadar küfrettiğimi bilmiyorum ama rahimden çıkan bir bebek gibi huzursuzdum ben. saatin sesi vuruyordu popoma ve ihtiyacım olan nefesi zorla almaya başlıyordum. güne hazırlanmak! peh!
ara:
karşıtlığı ile ifade edebildiğimiz şeylerle varız bu dünyada! yani tasvir etme becerimiz %50 dir. iyi varsa kötü var diyebiliyoruz değil mi? işte ilk yanıtımı veriyorum:
herşey bu kadar yalan iken denge durumu için doğrulara ihtiyacımız var! çevremizdeki herkes yalanlardan ve çokluğundan şikayetçi ise DOĞRU olanın AĞIR gelmesi normal! kolları da eşitlenmeli ise terazinin...
soru:
herkes bu kadar çok seviyorsa bir şeyi, bir kişiyi ve herkesin sevgisi de ölçülemez ölçüde büyükse sözüm ona! dünyada gördüklerinizi ne ile açıklayabilirsiniz? birileri çok ağır yalanlar söylüyor ama kim!
evet bu hikaye benim hikayem:
sanırım 3-4 yaşlarındaydım... hayatımın ilk öğle uykusundan uyanmış, evimizin penceresinden dışarı bakıp gördüğüm dünyadan, herşeyden büyük görüyordum kendimi... kendi wonderland’im çok şaşaalı olmasa da, ben o dünyanın alice’inden çok daha havalıydım, kendimce. Hayatının en güzel günü hangisi sorusunun cevabını ben o güne gömdüm öylece... o günden beri hiç uyumadım desem yalan olmaz gün ortasında! ta ki...
uyandığımda yalnız değildim bu kez sanki en büyük rüya gerçek olacak(mış /tı) sonrasında uykusuz ve bol yağmurlu geceler oldu... bardağımdan boşaldım... insan gitmek isterse önünde kendi olsan duramazsın! Bu uzun sürede öğrenebildiğim tek şey oldu.
Kısa kesmek gerekirse; yıllar sonra bir gün yine o wonderland’de buldum kendimi... o kadar yalnız ve mutluydum ki... uykusuz olduğum tüm süre içinde aslında uyuduğumu farketmek beni çok zorladı. Tek gerçeğim O’na dair rüyalar oluvermişti. Ben o rüyaları biriktirdim hep... bir film yapmalıydım onu.
Öyle iyi anlatmalıydı ki canımın nasıl yandığını, arka arkaya birleştirip rüyaları birbirine eklemekten başka birşey yapmasam olur dedim ben... en vurucu noktası “sen senin yerinde olsan ne yapardın” göndermesiydi. Buz kesmiş betona çıplak ayakla bastığında soğukla yüzleşmen gibi anlamalıydın beni! Sana taş kalpli benzetmesini o kadar çok yakıştırmıştım ki; o taş yüreğimde çok ağırdı! zira taş yerinde zaten ağırdı... çirkin fransız erkeklerinin duygu yüklü şarkılarına ait kısa filmlerde beraber olduğu kadınlardan hareketle o şarkıları kendime çok yakıştırdım bu süre içinde... uyudum... uyandığımda aynı şarkılar çalıyordu zihnimde...
devam etmesi umuduyla...18/01/2010 -02:47- freddie
Etiketler:
alice,
ben,
o,
rüya,
wonderland
Pazar, Ağustos 02, 2009
bayram
Kusursuz bir kalabalık
Sabahın bir körü
Duyguların, yaşanmışlıkların her türlüsü
Ayrı kalmak ve birleşmek için, aynı zamanda
Bir yere geliyor ya da başka bir yerlere dağılıyor…
Yüreğinde koca bir umut bizimkinin;
Tıpkı o bayram sabahlarında olduğu gibi
Namazdan ötürü kırışmış elbisenin farkında olmadan
Çok güzel göründüğünü,
Veya geçit töreninden bitkin düşmüş vücudunun
Çok sağlıklı olduğunu düşünüyor;
Çocukların en güzeli o!
Otobüsten o iniyor bunlar olup biterken,
Ufaklığın kafasında kurduğu hayal:
Oturtulacağı koltuk!
O bir günde tüm dünyasını
Değiştireceğini sanıyor bu sayede!
Bilmediği şey ise;
Büyüklerin dünyasında böyle şeylerin olmadığı!
Bayram sona erdiğinde kız;
Her büyük, büyümüş, ya da büyüyen insan gibi,
İndirecek bizimkini koltuğundan yüreğinin,
Çünkü kız büyüyor,
Tanıyor hayatı, değişiyor!
Bu pelerini takıp “superman” olmaya benzemiyor!
Oysa, inandığında uçabileceğini bile
Kestiriyordu, hafiften…
Düş devam ediyor:
Yolculuk sürerken raylarda,
Başına gelen şeyin,
Kimsenin başına gelemeyecek güzellikte,
Ya da kusursuzlukta olduğuna inanmakta!
Dünyanın en güçlü kollarına sahip,
Bir şeyler taşırken…
İlk kez öptüğünde onu;
Borçlarını ödeyemeyen adam umurunda değil!
Durakta, parkta bekleşenler, kavga edenler,
Moda takipçisi alışverişçiler…
Başka bir dünyasal dert ona göre değil,
Bu gökkuşağı yarıküresinde!
Karanlıktan korktuğu bile gelmiyor
Aklına desem yeridir.
Bir anlık yalnız kalışında;
Annesinin elini bıraktığı
O pazar yerini hatırlıyor,
Çingenelerin gelip onu kaçıracağını filan…
Ama düş sürüyor, bayram bitmedi henüz!
Koltukta o var, hala!
Minik yüreğiyle ne kadar iyi şeyler düşünebilirse,
Düşünüyor işte…
Evsizlere üzülmeyi akla getiren türden,
Soğukların olduğu bir sabahta,
Aynı yatağa girmişlerdi:
-Kendisi “superman” olduğundan -
Dünya’ya gönderildiği kusursuz gezegeninden
Bir yerde hissetmişti kendini!
Aldığı koku, duyduğu huzur;
Ancak bilge bir bebek tarafından
Anne rahminde hissedilirdi.
Bir gün, o kalabalıklardan birinde buluyor kendini
Bu kez her şey dursun istiyor,
Ama daha öncekiler gibi değil bu!
Ağzında mide öz sıvısı birikmiş,
Bırakıp, o anda neyi, kimi varsa bırakıp,
Çekip gitmek gerekir sonsuzluğa!
Koltuktan inmiş çoktan
Çünkü herkes büyük ya da büyüyor
İnsanlar, büyüyen insanlar
Onların dünyasında her şey oluyor.
Bilgelik sonsuzluk seviyesinde
Değişiyor her şey…
Kız birini seviyor
Sonra birini, sonra diğerini…
“superman” yok gerçek hayatta
Borçlarını ödeyemeyen adam var
Çingeneler var, çocukları kaçıran!
İnsanlar seviyor,
Çok seviyor ölesiye…
Bayram sadece bir gün!
31/07/2009 – 03:46
selim öndünç
Sabahın bir körü
Duyguların, yaşanmışlıkların her türlüsü
Ayrı kalmak ve birleşmek için, aynı zamanda
Bir yere geliyor ya da başka bir yerlere dağılıyor…
Yüreğinde koca bir umut bizimkinin;
Tıpkı o bayram sabahlarında olduğu gibi
Namazdan ötürü kırışmış elbisenin farkında olmadan
Çok güzel göründüğünü,
Veya geçit töreninden bitkin düşmüş vücudunun
Çok sağlıklı olduğunu düşünüyor;
Çocukların en güzeli o!
Otobüsten o iniyor bunlar olup biterken,
Ufaklığın kafasında kurduğu hayal:
Oturtulacağı koltuk!
O bir günde tüm dünyasını
Değiştireceğini sanıyor bu sayede!
Bilmediği şey ise;
Büyüklerin dünyasında böyle şeylerin olmadığı!
Bayram sona erdiğinde kız;
Her büyük, büyümüş, ya da büyüyen insan gibi,
İndirecek bizimkini koltuğundan yüreğinin,
Çünkü kız büyüyor,
Tanıyor hayatı, değişiyor!
Bu pelerini takıp “superman” olmaya benzemiyor!
Oysa, inandığında uçabileceğini bile
Kestiriyordu, hafiften…
Düş devam ediyor:
Yolculuk sürerken raylarda,
Başına gelen şeyin,
Kimsenin başına gelemeyecek güzellikte,
Ya da kusursuzlukta olduğuna inanmakta!
Dünyanın en güçlü kollarına sahip,
Bir şeyler taşırken…
İlk kez öptüğünde onu;
Borçlarını ödeyemeyen adam umurunda değil!
Durakta, parkta bekleşenler, kavga edenler,
Moda takipçisi alışverişçiler…
Başka bir dünyasal dert ona göre değil,
Bu gökkuşağı yarıküresinde!
Karanlıktan korktuğu bile gelmiyor
Aklına desem yeridir.
Bir anlık yalnız kalışında;
Annesinin elini bıraktığı
O pazar yerini hatırlıyor,
Çingenelerin gelip onu kaçıracağını filan…
Ama düş sürüyor, bayram bitmedi henüz!
Koltukta o var, hala!
Minik yüreğiyle ne kadar iyi şeyler düşünebilirse,
Düşünüyor işte…
Evsizlere üzülmeyi akla getiren türden,
Soğukların olduğu bir sabahta,
Aynı yatağa girmişlerdi:
-Kendisi “superman” olduğundan -
Dünya’ya gönderildiği kusursuz gezegeninden
Bir yerde hissetmişti kendini!
Aldığı koku, duyduğu huzur;
Ancak bilge bir bebek tarafından
Anne rahminde hissedilirdi.
Bir gün, o kalabalıklardan birinde buluyor kendini
Bu kez her şey dursun istiyor,
Ama daha öncekiler gibi değil bu!
Ağzında mide öz sıvısı birikmiş,
Bırakıp, o anda neyi, kimi varsa bırakıp,
Çekip gitmek gerekir sonsuzluğa!
Koltuktan inmiş çoktan
Çünkü herkes büyük ya da büyüyor
İnsanlar, büyüyen insanlar
Onların dünyasında her şey oluyor.
Bilgelik sonsuzluk seviyesinde
Değişiyor her şey…
Kız birini seviyor
Sonra birini, sonra diğerini…
“superman” yok gerçek hayatta
Borçlarını ödeyemeyen adam var
Çingeneler var, çocukları kaçıran!
İnsanlar seviyor,
Çok seviyor ölesiye…
Bayram sadece bir gün!
31/07/2009 – 03:46
selim öndünç
Perşembe, Temmuz 16, 2009
OYUN TEORİSİ
Düşünelim ki; elimizde bir tarla var. İki kişiyiz, seninle ben ve bu tarla için savaşıyoruz diyelim:
Oyun bu ya, en çok payı alan tarlada “1” en azı alan da “0” oluyor. Yani biri kazanırken, kaybediyor diğeri! Kurallarımızı biz koyuyoruz. Yani her şey mübah! Şartlarımız, konumlarımız belli. Duymuşsundur, oyun teorisi:
Biri hepsini alır ve yok olur diğeri!
Şimdi, bu tarlayı alıp, yerine yürek koyalım, ve oyuna başlayalım…
19/05/2009 – 04:23
freddie
Oyun bu ya, en çok payı alan tarlada “1” en azı alan da “0” oluyor. Yani biri kazanırken, kaybediyor diğeri! Kurallarımızı biz koyuyoruz. Yani her şey mübah! Şartlarımız, konumlarımız belli. Duymuşsundur, oyun teorisi:
Biri hepsini alır ve yok olur diğeri!
Şimdi, bu tarlayı alıp, yerine yürek koyalım, ve oyuna başlayalım…
19/05/2009 – 04:23
freddie
O -1-
Oysa o sendin;
Temmuz ortasında kendimi emanet ettiğim.
Yani sen oydun,
Bugüne dek biriktirdiğim,
Ana, bacı, yar sevgisinin sahibi.
Sen oysan, ya da o sen
Ya da her ikisi birden işte
Kısaca, durum böyleyse
Ve sen, yani o
Ya da ben sendeyken, biz yoksa,
O zaman;
“1 + 1” in “2” ye eşit olduğu bu yerde,
Bu hiçlik,
Neye karşılık gelir?
18/05/2009 – 05:07
freddie
Temmuz ortasında kendimi emanet ettiğim.
Yani sen oydun,
Bugüne dek biriktirdiğim,
Ana, bacı, yar sevgisinin sahibi.
Sen oysan, ya da o sen
Ya da her ikisi birden işte
Kısaca, durum böyleyse
Ve sen, yani o
Ya da ben sendeyken, biz yoksa,
O zaman;
“1 + 1” in “2” ye eşit olduğu bu yerde,
Bu hiçlik,
Neye karşılık gelir?
18/05/2009 – 05:07
freddie
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)