Salı, Ocak 26, 2010

hikaye'n

oysa günlerdir uykudayım! 22 yıl önce başımdan geçen bir olayın aynısını yaşamak olağandışı gelişmelere yol açtı bünyemde. şimdi ben bir hikaye anlatacağım, muhatapları dinleyecek. oldukça şairane cümleler seçebilirim bilenler bilir! devirmekte ustayımdır cümleleri ben, ama bu defa olmayacak! farkına vardığım şeylerden biri de gördüklerimi anlatmamın bir yolunun olmayışıydı...

işte hikaye bunu anlatacak!

ben hikayeyi anlatacağım siz dinleyeceksiniz... hikaye kendini anlatacak, kendini anlatırken kendini tamamlayacak. sözümden döneceğim, sonra sözüme döneceğim:

bu mitolojik bir hikaye değil!
bu ölümsüz bir aşk hikayesi de değil!
hatta ilgi çekici bir tarafı bile olmayabilir!

ama yanıtlarım sizlere sorularımı soracak...

haydi bakalım:

oysa günlerdir uykudayım. ben uykusuzluğu bir hastalık belirtisi saymakla meşgulken, aslında bu yalana ne kadar alıştığımın göstergesi olduğunu farkettim. uykuların herbirinde esas kızım vardı çünkü, esasen olmadığı kadar hem de!

dinleyin:

her sabah uyanışımda ne kadar küfrettiğimi bilmiyorum ama rahimden çıkan bir bebek gibi huzursuzdum ben. saatin sesi vuruyordu popoma ve ihtiyacım olan nefesi zorla almaya başlıyordum. güne hazırlanmak! peh!




ara:

karşıtlığı ile ifade edebildiğimiz şeylerle varız bu dünyada! yani tasvir etme becerimiz %50 dir. iyi varsa kötü var diyebiliyoruz değil mi? işte ilk yanıtımı veriyorum:

herşey bu kadar yalan iken denge durumu için doğrulara ihtiyacımız var! çevremizdeki herkes yalanlardan ve çokluğundan şikayetçi ise DOĞRU olanın AĞIR gelmesi normal! kolları da eşitlenmeli ise terazinin...

soru:

herkes bu kadar çok seviyorsa bir şeyi, bir kişiyi ve herkesin sevgisi de ölçülemez ölçüde büyükse sözüm ona! dünyada gördüklerinizi ne ile açıklayabilirsiniz? birileri çok ağır yalanlar söylüyor ama kim!

evet bu hikaye benim hikayem:
sanırım 3-4 yaşlarındaydım... hayatımın ilk öğle uykusundan uyanmış, evimizin penceresinden dışarı bakıp gördüğüm dünyadan, herşeyden büyük görüyordum kendimi... kendi wonderland’im çok şaşaalı olmasa da, ben o dünyanın alice’inden çok daha havalıydım, kendimce. Hayatının en güzel günü hangisi sorusunun cevabını ben o güne gömdüm öylece... o günden beri hiç uyumadım desem yalan olmaz gün ortasında! ta ki...
uyandığımda yalnız değildim bu kez sanki en büyük rüya gerçek olacak(mış /tı) sonrasında uykusuz ve bol yağmurlu geceler oldu... bardağımdan boşaldım... insan gitmek isterse önünde kendi olsan duramazsın! Bu uzun sürede öğrenebildiğim tek şey oldu.
Kısa kesmek gerekirse; yıllar sonra bir gün yine o wonderland’de buldum kendimi... o kadar yalnız ve mutluydum ki... uykusuz olduğum tüm süre içinde aslında uyuduğumu farketmek beni çok zorladı. Tek gerçeğim O’na dair rüyalar oluvermişti. Ben o rüyaları biriktirdim hep... bir film yapmalıydım onu.
Öyle iyi anlatmalıydı ki canımın nasıl yandığını, arka arkaya birleştirip rüyaları birbirine eklemekten başka birşey yapmasam olur dedim ben... en vurucu noktası “sen senin yerinde olsan ne yapardın” göndermesiydi. Buz kesmiş betona çıplak ayakla bastığında soğukla yüzleşmen gibi anlamalıydın beni! Sana taş kalpli benzetmesini o kadar çok yakıştırmıştım ki; o taş yüreğimde çok ağırdı! zira taş yerinde zaten ağırdı... çirkin fransız erkeklerinin duygu yüklü şarkılarına ait kısa filmlerde beraber olduğu kadınlardan hareketle o şarkıları kendime çok yakıştırdım bu süre içinde... uyudum... uyandığımda aynı şarkılar çalıyordu zihnimde...


devam etmesi umuduyla...18/01/2010 -02:47- freddie

0 yorum: